Ayşe Gülce : Beyazlar İçinde

BEYAZLAR İÇİNDE

 

 

Şehir kalabalık, işler uzamalık. Bense hala dolanıyorum alık alık. Şu sonradan çıkan seferler kadar canımı sıkan bir şey daha varsa o da sonradan çıkıp gece geç saatlere kadar sarkan seferler. İşin yoksa bekle dur. Evine, akşam yemeğine, ayaklarını uzatıp kanepene kavuşacağın saatin hayalini kurarken bir telefon… Kafanın üstündeki hayal balonuna bir iğne, boom! Bugün bu kadar ani olmadı ama. Önceden sezdirdi patron. Hayal baloncuğum kafamın üstündeydi yine, hafiften bir üfleme, uzaklaşıp uzaklaşıp kayboldu telefon geldiğinde. Güle güle akşam yemeği, merhaba ekmek arası köfte.

            -Abi Nuri’nin oğlan hastalanmış, bi zahmet sen onun yerine…

            Nuri de böyle havalara bayılırdı akşam seferine, bak sen aksiliğe. Yağmurla ıslanmış boş sokaklar, şehir ışıkları, dolmuşun camından içeri süzülen serinlik, radyodaki baygın müzik. Pek severdi Allah’ın romantiği. Yağmuru da sevmem ben, boş sokakları da. Radyoyu hele hiç açmam; kendi oyun havalarımı, türkülerimi döndürür döndürür dinlerim. Yollar da boş olmayacak ki sataşacağım sağa sola. Birileri hata yapacak, hava basacak, saydıracağım mesela. En sevmediğim de gece, heyheylerim üstüme üstüme gelir karanlık inince. Hırlısı hırsızı, ayyaşı, uğursuzu ne kadar insan sınıfına sokmayıp başka sınıflara kendi kafamızdan onların da gayretleriyle -gönüllü gönülsüz yapıp ettikleriyle- kayıt yaptırdığımız adam varsa pıtır pıtır dökülürler ortalığa. Mantar gibi biterler de denebilir, karanlıklar yetiştirme mantarlar için birebir, içine ışık sızdırmadığımız zihnimiz üretir.

            Emekli olduktan sonra keyif için çalışıyorum, diyorum ama gün içinde keyfimi kaçıracak neler yaşıyorum neler… Hey babam hey! Okul zamanı veletlerin cağıltısından kafam beynim şişiyor. Yeni nesil askerî nizamdan anlamıyor. Emekli uzman çavuşum len ben höt, diyorum hepsi kıkır kıkır gülüyor. Patron herkesle her an hır gür çıkarma kapasitemi bildiğinden öyle sabit bir işe de vermiyor beni, sabit bir araca da. Gün geliyor okul servisini çekiyorum, gün geliyor diyaliz hastalarını götürüyorum, işçi taşıdığım zamanlar da var, büyük araçla şehrin bir ucundan teee öteki ucuna dağıtım yaptığım zamanlar da. Bu ara diyaliz hastaları bende. Sevabına yapılacak iş aslında şöyle dışarıdan bakarsan ama indir bindir imanım gevredi şerefsizim. Evleri de öyle ters yerlerde ki dön dolaş, ara dere, gir çık çekilecek dert değil. Geçenlerde girip çıkmayı en sevmediğim yerlerden birinde oturan amcayı kaybettik Allah rahmet eylesin de bir taraftan da öteki sapa yerlerde oturanların her gün betine benzine bakar oldum Allah affetsin. Mesela bugün en son -içimden yollara söve söve- evine bıraktığım amcanın hiç tadı yoktu, pazara çıkmaz bana sorarsanız. O taraflardan da böylece yırtarız. Diyaliz hastaları iyi aslında, sesleri solukları yok gariplerimin ama bundan önceki taşıdığım ilkokul çocukları analarıyla birlik ömrümü tükettiler. Vaktinde çıkmayı bilmezler, çocuğunu almadan çekip gidince de şikâyet ederler. Tez canlı adamım ben zaten, hem keyfine çalışıyorum sizin keyfinize değil kusura bakmayın. Dakikasında evin önünde değilse basar giderim. Bir söyle iki söyle anlamayan bir kadın vardı. Çeyrek geçe kapının önünde olacak, dedim. Baktım umuru değil ben de bir gün öylece çocuğu almadan bırakıp gittim. Kendisi götürmüş okula, çocuk derse geç kalmış. Ertesi gün çeyrek geçe kapının önüne diktim. Sabrımın orta yerindeyim daha sonuna getirmeyin, dedim. Ne biçim şoförünüz var da insan geç kalamaz mı birkaç dakika falan da filan da… Gıy gıy da gıy gıy, hanım ablam hem suçlu hem güçlü işin yoksa dinle dur. “Oğlu da huysuzun teki, servisin düzenini bozuyor tepemin tasını attırmasın, böyle ardımdan ötüp duracaksa hiç almam valla!” dedim patrona.

            İşte böyle bazen analarıyla dövüş, bazen danalarıyla, bazen yolcuyla, bazen patronla, trafikte arabalarla, gittiğim sapa yollarla, hatta yayalarla derken derken çalışıp gidiyoruz be! Bugün de sonradan çıkan seferle kavgamı ettim ama yine de kabul ettim. Nuri büyük araçla çekecekmiş yolcuları, çıktım araca şoför koltuğuna geçtim. Hava fena, vakit de öyle ama güzergâh fena değil. Öyle beni yoracak bir tarafı yok. Strese gireceğim trafik de yok bu saatlerde. Alışık olmadığım düzen ama n’apalım. Alayım hepsini, bir bir toplayıp evlerine de bir bir dağıtayım. Bir aksilik olmazsa gece yarısından hemen sonra yatağımdayım. Bak dövüşecek olsam şu ertesi günü gecenin on ikisinde başlatan düzenle de dövüşürüm. Bugünün gecesini niye ertesi günün başlangıcı yapıyorsunuz kardeşim. Başlangıcı yapın güneşin doğuşuyla yine tamamlayın yirmi dört saate, on ikide bölmek niye? Sabahın hayrı akşamın şerri dememişler mi? Niye yeni günü başlatıyorsun şerli vakitte? Kim koyduysa şu düzeni iyi etmemiş bence. Her neyse hiç aklım ermez benim bu işlere, bak zaten kaldık gecenin şerrine. Belki de kabahat geceyi şer belleyende de buna sataşamayınca söyleniyorum işte on ikilik saat dilimine. Ezâni saat yok mu takvimlerde? Hah, onu kaldırmayacaktık işte.

            Bu büyük araçla da hiç yıldızım barışmadı bak. Sesini duyuramazsın arkalara, samimiyetten uzak. Konuşkan adamım ben, hem söylenirim hem muhabbette iyiyim. Can sıkıntısıyla direksiyon başında sabahtan akşama, akşamdan sabaha ağzı mühürlü mü gezeyim. Herkesi indirdikten sonra bile kendi kendime konuşarak eve kadar giderim. Dedim ya sağa sola söylenirim. Şimdi ön taraftakiler inince arkada kalanlarla nasıl muhabbet edeyim upuzun araçta? Onu da denedim aslında gür sesliyim. “Heeey hemşerim…” diye sesimi en arkalara ilettim de konuşmayı seven adam pek yok. Herkes sus pus camdan dışarı bakıyor. İnsan böyle vakitte okullu veletleri bile arıyor. Hiç durmayan çeneleri bi sevimli geliyor ki o zaman. Büyüdükçe kelimelerimizi birileri çalıyor. Çoğumuz susuyor öyle dalgın dalgın bakıyor. Bunu saatler yapıyor. Boşuna kavgalı değilim işte. Geçen saatlerin farkına varmamayı becerdiğimizde çocuklaşırız. Şimdi herkes her saniyenin bilincinde. Hep bu düzende yaşayınca da uçup gidiyor neşe. Zamanla birlikte uygun adım yürüdükçe böyle bu insanlar, çocuklarsa zamanın içinde.

            Ya Allah bismillah! Hadi bakalım Hıdır, bakalım elinden gelen bu mudur? Çalıştırdım kontağı, yaktım ışıkları. Radyo nostaljide kalmış değiştirdim ayarını, buldum bir türkü kanalı. Silecekler sıyırdı camdaki damlaları. Bu manzaraya “Aktı gözüm yaşı…” diye bir türkü yakışırdı da neyse “Neredesin Sen”le yaptık açılışı. Saat ilerledikçe bütün radyo kanalları başını yastığa koymuşsun da pışpışlanıyormuşsun havasında. Gün battı mı her şey daha acıklı. Hele ondan sonrası baygın müzikler eşliğinde konuşan radyo programcıları yok mu, aşağı aşağı asılıyor insanın göz kapaklarını. Şimdilik saat on, hafiften yavaşlıyor şarkılar türküler. Henüz ninni havasına bürünmediler. Fabrikaya kadar kafamın içinde radyo programlarıyla, programcılarıyla, çıkan şarkı türkülerle dövüşerek gideyim. Dönüşte laflayacak bir iki insan evladı bulunur. Benim gittiğim peynir fabrikasındaki arkaya arkaya geçip oturan insan kaçkını işçiler gibi değillerdir inşallah. Adamın yüzüne bakmazlar, selam sabah hak getire, yapabilseler servisin içine değil üstüne çıkıp oturacaklar. Ne var bu kadar kaçacak ben anlamadım ki. Daha burada hiç kimseyi azarlamadım, hır gür çıkarmadım, oflayıp puflamadım bile. Hepsi dilini yutmuş niyeyse. Tamam anladık saatlerce çalıştınız yoruldunuz da bi “İyi akşamlaar!” deseniz ruhunuzu mu teslim edeceksiniz? Arka kapıdan girip oturuyor hepsi. Öne oturanı yiyoruz sanki.

            Nuri’nin adam çektiği fabrikanın yolu da uzuun, dağıtımı da. Teeee Bosna taraflarında. Git Allah git Bosna dedikleri kadar var, saat on ikiden önce eve varırsam şampiyonum. Bu çocuk yol seviyor diye vermişler buralara belli. Şehir içinde gittiğin yol da yol mudur sanki Nuri? Nesinden keyif alırsın bilmem. Gece ışıklarından başka ne görünür gözüne. Hadi yağmur neyse de o da her Allah’ın günü bulunan bir şey değil ki. Değiyor mu manzaran çektiğin eziyete? “Yol güzel abi!” diyor. Sanki biz yerde değil de gökte sürüyoruz arabayı. Bilmiyor muyuz ulan sanki Konya’nın yollarını. Ne görüyorsun bizden ayrı?  İnsanları seyrediyormuş yol boyu, tenhaysa yola vuran ışıkları, sokak ışıksızsa yıldızları, ıslaksa asfalt yansımaları, perdesi açık evlerin akşam telaşını bir anlığına bir saniyeliğine buluşturuyormuş gözlerinde. Sonra yolda yürüyenleri evine, ışıkları geceye, yıldızları göğe, akşam telaşını çay saatine kavuşturuyormuş içinde radyoda çalan şarkılar eşliğinde. Gece yarısına doğru sesi de sessizliğe… Evli evine, yerli yerine… Nuri yollardan geçmese hepsi yolunu şaşıracak sanki, öyle inanmış işlerin onun yoluyla yolunda gidişine.

            Peki ben niye… Niye azıcık benzeyemiyorum şu Nuri’ye? Ona hiç lazım değil insanlar. O insansız da yaşar. Ben konuşacak adam ararım, bulamazsam kafamın içine koyarım onunla laflarım. Hadi buyurdu geldi benim yolcular. Nuri’nin insansızlığına alışmışlar bak arkadan arkadan biniyorlar. Şeytan diyor boz şu kapıların ayarını, açılmasın arka kapı. Gözünü sevdiğim askerî nizam buralara uğrasa bir numaradan sırayla oturtacağım hepsini koltuklara. Yok öyle ikili koltukta cam kenarı bir başına. İkili oturun kardeşim konuşun kaynaşın biraz. Muhabbet kurun beni de alın aranıza. Neyse bunlar güzel hayaller. Gerçekte bak hepsi taa beşinci sıradan arkaya doğru dağılıp yerleşmişler. Paşa gönlünüz bilir efendim, hizmetinizdeyim. Siz bir selamı iki çift lafı esirgeyin. Götürün yanınızda bakalım, taşıyın, biriktirin. Benden değerli sarf edeceğiniz yerler vardır bana söyleyip de ziyan etmeyin. Saat ilerledikçe mi yaş kemale erdikçe mi alınganlığı da artıyor insanın. Hani neredeyse hiç tanımadığım adamlara darılıp kırılacağım. Ben sizi konuşturmasını da bilirim de bugün havamda değilim. Şöyle hafiften frene sertçe dokunsam, uyukluyormuş gibi yapıp sağa sola yalpalasam, durakları geçsem yanlış yerde durup beklesem bülbül kesilirsiniz de işte… Bu saatlerde oynamak gelmiyor içimden. O yüzden hepinizi hızlıca tükürüp evime gideceğim.

            Bugünü de böylece tükettim. Hepsinin yorgunluğundan, suskunluğundan kurtuldum sonunda. Şöyle kestirme bir yol da yok bu taraflarda. Yollar ıssızlaştı. Sakin, telaşsız, karanlık yollar radyodaki ağır müzikle birlik olup içimi sıkma yarışındalar. Bir de şu aracı yıkatayım sabah. Leş gibi olmuş içi dışı. Şu dikiz aynası bile nasıl bu hale gelmiş? Hep şu veletlerin işi ben biliyorum. Camlara hohlayıp hohlayıp ellerinin kirini sıvadıkları yetmedi tabi, burayı bile mıncıklamışlar. Şu mezarlığı da geçsem biraz canlanır etraf. Burada in yok cin yok. Gecenin bir vakti ölü gibi sokaklar. Gibisi fazla zaten ölüler sağ yanımdalar. Bunun benzini neyim tamdır inşallah hiç bakmadan da bindim geldim. Şuralarda yolda kalmadan eve bir gideydim. Gözlerim sağımda solumda önünde arkamda fıldır fıldır derken dikiz aynasına kilitlendim. Yolu göremiyorum da bir beyazlık var arkada. Sağ sol aynalardan yolu da kontrol ettim bir şey görünmüyor. Yol bomboş karanlık ama dikiz aynası inadına beyaz aydınlık. Ulen veletler bu kadar parmak izi yapacak ne vardı sanki. Bakıyorum ama netleyemiyorum. Bana doğru ağır ağır yaklaşan bir beyazlık seziyorum. Kafamdan aşağı ter boşanmaya başladı. Mezarlığın yanından geçerken de okuduydum ben aslında ama arka kapı mı açık kaldı? Önden bindireydim. Dua kapısı açıktı belki ben muhabbet edecek adam istedim. Tövbe Ya Rabb’im sen aklıma mukayyet ol. Ben insanlar ruh gibi derken bunu demedimdi. Konuşalım laflayalım hevesim de geçti valla bak gönderme öyle birini. Şöyle kenara çekip kendimi kapıdan camdan nereye atsam derken beyazlık yürüdü yürüdü yürüdü ha geldi ha gelecek. Sağıma soluma bakındım kafasına geçirecek bir şeyler arandım da. Mezarlıktan çıkanları levyeyle mi kovalayacağım. İn yok cin yok dediydim Allah’ım bilip bilmeden gevezelik ettim. Yanıma sokulursa ne halt yiyeceğim. Bi bu tayfayla dövüşmediydim. Nasıl bir korku bu böyle? Gözlerim zaten dışarı dışarı benim doğuştan. Aynayı tam göreceğim diye iyicene fırladılar bak. Ardıma dönüp bakacak dermanım yok kasıldım kaldım. Gözümü kıpsam çarpılıp kalacağım. Ellerim direksiyonu sıkmaktan eklem yerleri bembeyaz. Sırtımdan aşağı doğru inen ürperti iyi saatte olsunların eli mi? Sabah yerel haberlerde anlatırlar artık “Nuri’nin arabasında Niyazi, sebep kalp krizi!” Kalbim ağzımın içine kadar gelmiş oradan fırlayıp çıkacakken, avazım çıktığı kadar bağırıp araçtan atlayacakken:

            -Abi, dedi. Ben uyuyakalmışım arkada, içim geçmiş de durağı geçtik mi?

Hay ben sana da, senin abine de, o giydiğin beyaz pantolon beyaz gömleğe de, edeceğin iki çift kelimeye de…

            -İn lan, dedim. İn aşağı!

Yakasından tuttuğum gibi ağız dolusu küfürle fırlattım dışarı.