ÇAKIL TAŞI
Işıklı bir pencere önüne gelmiş bir eski zaman insanı olduğunuzu düşünün. Zamanı eskitemezsiniz kendiniz eskiyin. Çok sevdiğiniz biri var içeride ve haber vereceksiniz “Ben geldim, buradayım!” diye. Yerde bir çakıl taşı arar gözleriniz. Alelade bir taş alıp elinize fırlatıvereyim demezsiniz. İçeride en sevdiğiniz… O cama öyle bir taş vurmalı ki ne korkup yerinden sıçrasın, ne sesi rahatsızlık versin huzursuz etsin, ne haddinden kaba bir taş olup camı paramparça etsin. Çınlama ile tınlama arası minicik bir taş “Ben geldim!” desin. Sadece gülümsetsin. Güzel bir şarkı gibi çınlasın odanın içinde. Sesi duyanın kalbinin ritmini değiştirmesin. Yalnızca bu denli güzel çağrıldığı için yönünü muhabbetle pencereye çevirsin. Bunları düşünseniz seçtiğiniz çakıl taşını pencereye ne şiddette savuracağınızı bile hesap etmez misiniz? Etmelisiniz. Taş da mühim, fırlatan elin ölçüsü de. Korkutur, ürkütür, şaşırtır, incitir, kırarsanız “Çok sevdiğimden!..” falan diyemezsiniz. Bu nasıl sevgi ki nasıl çağıracağı hiç düşünülmemiş? Nasıl sevgi ki bu, akşamın dinginliğindeki ışıklı bir pencerenin kıymetini hiç bilmemiş? Atacağı taşa, savuruşuna titizlenmemiş…
“Bu sokakta aradığım gibi bir çakıl taşı yok, hava çok soğuk, ben de biraz hastayım, zamanım da dar, yapacak işlerim var, normal değil ki şartlar!” diyebilecek kadar ışıktan anlamayan biriyseniz o pencerenin önünden hiç geçmeyecektiniz. Bu kadarına cesaret ettiyseniz pencerenin kalbine dokunmayı da bilecektiniz. Fazla titizlendiğimden, diyeceksiniz. Değil. Siz sevginize titizlenmediniz. Hesabınız titiz. Bilmem fark ettiniz mi? Sizin yakınmalarınıza karşılık pencerede bekleyen hep dilsiz. Onun da pencereyi açmaya mecali yok, hava soğuk, zamanı sizinle aynı zaman, yapacak işleri var, onun için de normal değil şartlar. Ama hiçbirini duyamazsınız, bu sözlerden azade o dudaklar. Ne mevsimden ne hastalığından ne yorgunluğundan ne işlerinden ne de zamansızlıktan söz açar. Siz dökersiniz sadece gerçekler niyetine bomboş cümleleri önüne. Bir daha düşünsenize. Gerçek mi önünde durduğunuz pencere? Oraya gelirkenki yolun yorgunluğunu kimden çıkaracaksınız elleriniz cebinizde? Bomboş karanlık bir sokakta perdeyi ve ışığını sizin için açık bırakmış birine ne söylemeliydiniz, ne dediniz? Cama değecek çakıl taşını, cana değecek kelimeleri ziyan ettiniz. Zararınıza bakıp sakın ha kadere küfretmeyiniz. Daha pencerenin önüne gelmeden önce korkularınıza yedirmişsiniz. İyice semirdi korkularınız ama güvendesiniz, güvendeyiz. Pamuk ipliğine benzetirler güveni. O hassasiyette değilseniz… Kader, sizin cebinizdeki elleriniz. Ne bağlamaya niyet ettiniz ne de bağlayana hürmet edip üstüne titrediniz. İnceldiği yerden kopmaz bağlanırdı, o çakıl taşını zarafetle atabilseydiniz. Sokak derin bir pişmanlık kadar sessiz. Yine de pencerenin ardındaki kalbi duymadı elleriniz. Üç defa seslendi size. Kulak vermediniz. Bir kapıya üçten fazla vurulmaz edeben. Sesinize ses verilmiyorsa, yine elleriniz cebinizde, dönüp gidiniz.
Camın ardındaki de biliyor neyi neye tercih ettiğinizi. Hem de en başından beri. Yalnızca hazmetmesi uzun sürdü. Aptal biri değildi, bile bile aptallık etti. “Acaba?” diye bir kelimeye gönül verdiğinden hata etti. Sonra çekti aldı oradan gönlünü. Yanlış yerdeydi. Sizin gayretlerinizle doğruya erdi. O “acaba”yı sizin hep cebinizde duran elleriniz sildi. Bundan sonra ne pamuk ipliğini düğümleyebilirsiniz, ne çakıl taşıyla “Ben geldim!” diyebilirsiniz. Siz birinin varlığının değil yokluğunun acısını yeğleyenlerdensiniz. Bunun ağırlığını bilemezsiniz. Hesaplı bir sevgiyi yüceltemezsiniz. Büyük şeyler bekliyor kalbiniz, ne kadar küçüklük varsa ezdiniz. Onlar sizin için değersiz. Büyük acılarınızda teselli beklediniz de küçük bir beklentinin acısına kıymet vermediğinizi hep hissettirdiniz. Kendi cinsinden değil, kendi içinde kıyas etmeliydiniz.
Beklediğiniz zaman açılmayan bir pencere varsa ardında beklentisi kendi beklediğinden küçük görülmüş biri vardır. Size bunun denk olduğunu anlatamayışına içerlemiş biri… Beklediğinizde gelmedi mi? Siz de hiç gitmemiştiniz. Çünkü ölüm kalım meselesi değil ki. Alt tarafı beklentiydi. Ne kadar acı verebilirdi? Sizin ihtiyaç duyduğunuz onunla kıyas bile edilemez değil mi? Küçük gördüğünüz beklentisine gitmeyişiniz, kendi yaşadıklarınızı daha dayanılmaz görüşünüz indirdi camı çerçeveyi. Yeni bir pencereden bakmaya çalışırken perdenin çekilip ışıkların kapandığına üzülmeyin. Işık, yansımanızı görmenize engeldi. Şimdi karanlık bir pencereyi ayna edinip seyredin kendinizi. İçerideki, sizin tartmadığınız bütün çakıl taşlarını tarttı yüreğinde ve hoyratça savurduğunuz kolunuzdan çokça incindi. Beklediği ses bir kez yüreğine değseydi pencereyi açıp “Hoş geldin!” derdi. İçeri buyur ederdi. Geçti. Hem de defalarca geçti. Kapılarla ve anahtarlarla işi olmayan birinin şeffaflığında sabırla bekledi. Çilingir ustalığında dinlenildiğine artık kanaat getirdi. Bu yüzden bunları yazdığına da değmedi. Belki sadece çakıl taşına söylemeliydi. Dile gelir söylerdi:
-Penceredeki ışığa yazık etti.