Ayşe Gülce : Hepsi Bu

HEPSİ BU

Kapı kapalı olsaydı keşke ama ardına kadar açıktı işte. Açık bir kapının davetkârlığından çok bir timsahın gözyaşı dökecek kadar açılmış ağzı kadar tekinsiz göründü gözüne. Bari içerde kimse olmasaydı ama masa başında oturan biri vardı. Oturan adam doktor olmasaydı ama büyük ihtimalle doktordu. Tüm temennileri boşa çıktıktan sonra insanın son temennisi “temennide bulunmamak” oluyor. O da öyle yaptı, kendini temennilerden uzağa odanın içine attı. Doktor “Buyurun!” dedi gülümseyerek. Ağlayınca akan burnunu, gözyaşlarını silemeden şöyle derin bir nefes alıp sesinin tonuna sakinlik veremeden… Hazırlıksız yakalandı. Tekrar ağlamaya başlamadan önce birkaç dakika kazanabilirdi kapı kapalı olsaydı. Doktor odasında olmasaydı yüzünü gözünü silip ağlamamış görünmeye çalışabilirdi. Olmadı. İçeri girip ağzını açar açmaz sesi titredi, titreyen sesini işitince dönüşü yoktu zaten. Hep böyle olurdu. Gözyaşına davetti titreyen sesi ve gözyaşlarının eşliğinde dinlerdi ağzından çıkan sözleri. Böyle zamanlarda ağlayacakken kendini tutup konuşmasına devam edebilen insanlara karşı hayreti depreşirdi. Nasıl yapabiliyorlardı ki? O his geldiğinde nasıl gerisin geri gönderebiliyorlardı? Ya da yakınlarda bir yerde nasıl sınırda tutuyorlardı? Hayret doğrusu! İki haftadır kirpiklerinin yosun tutmayışına şaşıyordu. Belki gözlerinin içi rutubet kokuyordu da kahverengiden yeşile bile dönmüştü rengi, bilmiyordu. İç çeper hepten sıvasını dökmüş olabilirdi. Gözlerinin içine her kimi hapsettiyse çoktan ciğerlerinden olmuştu. Ya da ölmüştü kan kusarken de yas yaşlarıydı akan, onu tam bilemiyordu. Başkaları bir şişede biriktirip mezarı diye gelip gözlerinin içine mi bırakıyordu? Bunca tuzlu su nereden geliyordu? Öyle derinlemesine edebiyat yapıp yapıştıracak hali yoktu. Arkadaşı da dememiş miydi zaten: “Psikolojik falan değil bu. Mineraller eksilmiştir vücudunda, al sen bi paket Çankırı tuzu!” İçine tuz atıp da içecekti suyu. Yine de buraya kadar gelmişken dinlemeli doktoru.

Doktor sorular sordukça başıyla onaylayıp onaylayıp ağlıyordu. Her “Evet!”in ardından kapanan göz kapakları ve kaynar gözyaşları… Uyumuyordu evet. Sabahları yorgun, tutulmuş uyanıyordu. Elleri, ayakları titriyordu. Göğsündeki sırtındaki ağrı nefes aldırmıyordu. Dokunduğu her yer acıyordu. Ağrı kesiciler işe yaramıyordu. Bir bardak su içmiş oluyordu sadece ve sonra bir bardak daha. Boşuna! Yastığa başını koyunca taşa yatmış gibi oluyor yastığı öfkeyle fırlatıp yatıyordu. Bugün uyurum, ümidiyle gözlerini yumuyordu. Azıcık dalacak gibi olsa gözlerini açtığında kendini kaskatı buluyordu. Özellikle de boynu… Her uyanışında omuzlarının arasında kaybolmuş oluyordu. Farkında olmadan kendini mi sıkıyordu? Neredeydi dinlendiren uyku? Zihni uyumuyordu. Olmadık düşüncelerle sabaha kadar cirit oynuyordu. Dört nala oradan oraya koştura koştura. Hangi atasının sporuydu acaba? Genlerle falan hani oluyormuş ya öyle aktarıla aktarıla… Çabuk sinirleniyor, çabucak ağlıyordu. Bunlarla yaşıyordu uzun zamandır da dinmeyen gözyaşları gitgide işini zorlaştırıyordu. Vücudunda olan biten her neyse bardağı taşıran sayısız damlayla hastanenin yolunu tutmuştu. Tabi ki bardak olacak, gözyaşı şişeleri çoktan dolmuştu.

Yorgunluğu halsizliği için dahiliyeye; boynundaki, belindeki, sırtındaki ağrılar için beyin cerrahına, ortopediye; göğsündeki sırtındaki ağrılar için kardiyolojiye, göğüs hastalıklarına; baş dönmesi, baş ağrıları için kulak burun boğaza, nörolojiye gitmişti. Hepsi ağız birliği etmişçesine fizik tedaviye yönlendirmişti. “Siz gidin Zeynep Hanım’a bir görünün.” “Emir Bey’e görünseniz iyi olur.” diyorlardı. Biliyorlarsa niye söylemiyorlardı. Egzersizleri yapamıyordu, kıpırdadıkça acı çekiyordu. Ağlamaya bahanesi oluyordu. Doktor onlarca sorudan sonra muayene için sedyeye oturmasını rica etti. Ağrı bölgelerine dokundukça da ağladı. Hani “Dokunsalar ağlarım!”ın temel anlamı. Muayene bitti, sıra hikâyeye geldi. Doktor “Son zamanlarda üzücü bir olay yaşadınız mı?” diye sordu. Başını salladı, yutkundu. Düşündüğü gibi bir sürü hastalığı yoktu. Bir sürü rahatsızlığa sebep olan bir tek hastalığı vardı. Buna sevinmeli mi üzülmeli mi bilmiyordu. Aaa! Bu da mı ondanmış, şunun da sebebi bu muymuş, demek ondan öyle oluyormuş. Bundan sonrasının günah keçisi bulunmuştu. Gerçekten hasta olsa doktora gitmezdi artık. Hepsi bundandır nasılsa. Doktorun annesinde de vardı aynından; çözülmemiş meseleler, söylenmemiş sözler de sebep olurdu. Sevmezdi yoğun çalışmayı, soğuğu… “Sinirlerim bozuldu!” derler ya tam olarak bu. Gereğinden fazla hassaslaşan sinirler her şeyi gereğinden fazla algılayıp beynine yanlış sinyaller gönderiyordu. Doktor bilmiyordu. O zaten kendini bildi bileli gereğinden fazla hassas yaşıyordu.

Hassas bir insan oluşuna doktor raporu. İnanmayan olursa şak diye çıkarıp gösterebilir artık. Kendisiyle kafa mı buluyordu? Bir tedavisi yoktu. Ama biraz rahatlatacak ilaçlarla gözlerindeki kaynak biraz olsun kurur, geceleri biraz olsun uyur, ağrıları biraz olsun dururdu. Geçmeyen yorgunluğunu uyuşturur, kafasındaki düşüncelerin cirit oyununu durdururdu. Hastane odasına girip yatağa uzandı, taktılar serumu. Morfin mi yazıyordu? Umurunda değildi artık ne olduğu. Her şeyi kontrol etmeye çalışıp her duruma kendi yorumunu getirecek hali yoktu. Kolundan damarlarına yayılan soğukluk içini titretirken ayaklarındaki örtüyü üstüne doğru çekip uyumak için hafifçe doğruldu. Tekrar uzanırken örtüyü omuzlarına kadar çekip gözlerini yumdu. Vücudunun içini hayal ediyordu. Acaba ilaçlar içeride nereleri turluyordu? Önce dakikalar, sonra saatler geçti. Zihni yine uyumuyordu. Ağrılar hafifleyince uyku hali göz kapaklarını aşağı çekse de içinden bir şey direniyordu. Geçirdiği birkaç ameliyatta da bir iğneyle uyuşturamazlardı vücudunu. “Hala hissediyorum ben!” deyince doktor mecburen ikinciyi de vururdu. Geç uyuşuyordu ya da onu uyuşturmak zordu. Her daim uyanık olması gerekiyormuş gibi bir hisle yaşıyordu. İki saat, üç saat, dört saat derken ağrılarından acılarından kurtuldu ama gözlerindeki ıslaklık kurumuyordu. Doktor akşamüstü uğradığında “Bu kadar ağlamam normal mi?” diye sordu. “İyiye işaret!” diyordu. “Rahatlaman, gevşemen gerekiyordu.” deyip odadan çıkarken durdu. “Geçmiş olsun!”u unutmuştu. Daha iyisiniz daha da iyi olacaksınız, diyordu. Moral de veren, halden anlayan, damdan düşmese de annesi damdan düşmüş bir doktorun varlığı iyi geliyordu. Sekiz saatin sonunda serumlar bitmiş, damlalar durmuştu. O da uyuşukluğun, sersemliğin dibine vurmuştu. Hiç sarhoş olmamıştı ama olsaydı herhalde böyle bir şey olurdu. Serum damlalarından şimdilik kurtulmuştu ama gözlerindeki damlalar yerinde duruyordu. Daha önce hiçbir şey yapmadan bunca saat öylece durduğu olmuş muydu? Hatırlamıyordu. Boşluk içini doldurdu. Boşu boşuna ağlıyordu. Ağlayacak hiçbir şey yoktu. Her şey yok olmuştu. Düşünecek bir şey de bulamıyordu beyni uyuşmuştu. Sırtındaki ve boynundaki uyuşukluk rahatsız edici derecedeydi neredeyse ağrıyı yeğleyecekti. Düşünemiyor ve hissedemiyor gibiydi. Ne zaman hasta olsa hiç geçmeyecek gibi gelirdi. Bundan sonra hep böyle kalacağını zannetti. Düşünceleri ve hisleri olmadan yaşamak nasıl bir şeydi? Uyuşturulmamış olsa buna üzülüp ağlayabilirdi. Ama şimdi… Düşünmeden üzülmeden ağlamanın nasıl bir şey olduğunu tecrübe etmişti. Güzel değildi. Ağlıyorsa buna değmeliydi. Gözyaşları öyle boş yere dökülmemeli çünkü kıymetli. Bunu hiç sevmedi. Huzursuzluk damarlarındaki serumla birlikte tüm vücudunu gezindi. İlaçlar ona ne verdi? Onlarla değiştiği hoşuna gitmedi üstelik hiç de adil değildi. Al boşluğu ver hislerimi…

Eve dönüp suskunlukla yatağa girdiğinde yastığı fırlatıp atmadı. Başını koydu, boynundaki boşluğu yastıkla doldurdu. Huzurluydu. Aylardır ağrıyla acıyla yaşadığından bu rahatlık hissini unutmuştu. Duyduğu bu hisse minnet gözyaşları döktükten sonra nasıl öyle yaşayabildiğine şaştı. Böylesi varken ne çok yorulduğunu şimdi daha iyi anlıyordu. Kendine ettiği eziyete alışmış olan vücudu demek böylesi rahat ve huzurlu da olabiliyordu. Düşününce bu korkunçtu! Bunca zaman mahrum olduğu şeye ağlıyordu şimdi de. Ne zamandır yastıksız uyuduğu için bu yastık epeydir gözyaşlarıyla ıslanmıyordu. Yastık, damlaları hasretle içip yuttu. Onu gözleriyle emziriyordu. Ama uyku… İşte o kayboldu. Daha önce de gelmiyordu ama acıdan ağrıdan sanıyordu. Ya şimdi? Gelmesi gerekmiyor muydu? Hadi gel şimdi, bu kadın acıları ağrıları kovdu. Hâlâ yoktu. Saatler geçse de gözünü sıkıca yumsa da sabırla beklese de gelmiyordu. Neden uyumuyordu? Onca ilacı vücuduna aldığından... Tam uyuyacakken gözlerini kocaman açıp direniyordu. İçin için biliyordu aslında. Uyursa uyanamayacağım korkusu bu. Çünkü uyuşukluk derinlere işliyordu ve kendini bırakırsa dönemeyeceği bir yerlerde kaybolurum diye korkuyordu. Mecali yoktu. Uyursa uyanmaya dermanı yoktu, biliyordu. O kadar halsiz o kadar güçsüz hissediyordu. Uyumadan bir sabah daha oldu.

Doktorun yazdığı ilaçları bulamamıştı. Uyuşturucunun bir tık altında ağrı kesiciler olduğunu duyunca çok da aramamıştı. İlaçlara ön yargılı. Dört gün sonra yine hastanede uyuşturulacaktı ya dayanabilirdi ağrıya acıya. Alışıktı nasılsa. Ama geceleri zordu. Azıcık uyusa tuhaf hislerle uyandırılıyordu. Bacaklarında çekilme hissiyle gözünü açıyordu. Sonra elinin üstünde parmaklarına doğru yuvarlak bir soğukluk hissiyle uyanıyordu. Bozuk paradan biraz genişçe bir donma hissi… Dokunuyordu, ısıtmaya çalışıyordu ama diğer eli soğukluğu algılamıyordu. İçin için mi üşüyordu parmakları? Başka bir gece kolu yanıyordu o hisse de uyanıyordu. Bölük pörçük uykuları sinirleriyle mi oynuyordu? Yoksa bozulan sinirler uykularını mı bölüyordu? Ööööf ne çok soru sordu!

Kendini bir makine gibi hissediyordu. Doğru düzgün çalışmıyordu. Sanki hatalı bağlantıları olan bir robottu ama bu haliyle niye acı çekiyordu? Sanayi inkılabıyla tıbbın insana bakışı da buydu ama o çağı atlatalı çok oldu. Zihni hemen “Makinalaşmak istiyorum!” diye bir şiir buldu. Zaten duyguları da yoktu. Hassas bir insan olduğu için mi hasta olmuştu yoksa hassaslaşan sinirlerinden ötürü hassas bir insan mıydı? Her şeyi ziyadesiyle hissetmek hastalık olur muydu? Ya iyileşirse ve hissedemezse normal bir insan olursa… Herkes gibi olmak onu korkutuyordu. Böyle hissizleşip, düşüncesizleşip iyileşecekse istemiyordu. Belki ağrıdan, acıdan, derin düşüncelerden kurtulurdu ama bu iyi mi olurdu? Normali umursamıyorken normale mi dönecekti? Kendini düşünmeye zorluyordu bundan kaçmak için. Düşünemiyordu. İlaçlar beynini uyuşturuyordu. Gözleri eskisi gibi ışıldamıyordu aynaya baktığında başka birini görüyordu. İfadesiz bir yüzle bakışmak hoşuna gitmiyordu. Bu aynaya her baktığında ışıldayan gözleriyle konuşur, gülüşüyle can bulurdu. Kendini seviyordu. Yüzünü şekilden şekle sokup türlü türlü kendisiyle bakıştıkça mutlu olurdu. Bazen sesli bile konuşurdu aynanın önünde. Kendi kendine… Deliysem deliyim kime ne, derdi ve içtenlikle gülerdi görüntüsüne. Şimdi göz altları çökmüş, morarmıştı. Uykusuzluğun torbalarını, küçülmüş donuk bakışlarını görmemek için aynaya bakmamaya çalışıyordu. Kendi yüzü de dahil içtenlikle gülemeyen bir yüze uzun süre bakamazdı. Bundan sonra böyle mi olacaktı? En değerli şeylerini kaybolmuştu. “Geçecek!” kelimesi eskisi gibi inandırıcı durmuyordu dilinde. Dilinin ucuyla söylüyordu kendi kendine. İnanmıyordu. Oysa hep bu kelimeye sığınırdı. Korktuğunda, canı yandığında, bunaldığında, ağladığında, sarsıldığında… Ama büyük bir hayal kırıklığında? İşte bunu bilmiyordu. Bu kelime hayal kırıklığını içine alacak kadar büyük görünmüyordu.

Yapması gereken her şeyi yapması gerektiği için yapıyor, zevk almıyordu. Bunca zaman her şeyden fazlasıyla zevk almış ve bakiyesini tüketmiş gibi hissediyordu. Biri sanki “Herkesten fazla hissedip tat aldın her şeyden, artık sıfırı tükettin!” diyordu. Doğru değildi ki bu. Daha yeni yeni hissediyordu. Beş on yılda tükenen hayat mı olurdu? Ruhumuza da mı sinirler dokunuyordu? Ruh ve beden bütünlüğü… Derine inemiyordu. Birkaç hafta her şeyden uzak kendine yakın bir dünya kurdu. Kendini dinliyor iyileşir gibi oluyor ama bedeni ağrılarla “Buradayım!” dediğinde gücü kuvveti tükeniyordu. Her şeye karşı yenik hissediyordu. “Soluk soluğa kalacak şekilde yürü.” demişti doktoru. Bu zamana kadar soluk soluğa koşturmuştu da ne olmuştu? Yorulmuştu. Hatta yorgunluk bile yorulmuştu da geçmeyen yorgunluğu sırtında taşır olmuştu. Hepsi kendi kusuru. Başlarda birilerini suçlayacak oldu ama yok… Bir tek kendisi suçlu. Başkaları öyle ya da böyle ucundan dokunmuştu. Her şeyi biliyordu. Bu zamana kadar biraz çocuktu. Büyümek istemiyordu. İçindeki çocukla mutluydu, coşkuluydu, huzurluydu… Vakti zamanı dolmuş çocuk kaybolmuştu. Yoktu. Bir yetişkin elinden tutup götürmüştü onu. Belki başka bir çocuğun oyununa koşturmuştu da hayal kırıklığı boyunu aşınca orada boğulmuştu.

Yorgunluk diye hastalık mı olurdu? Çocuklar yorulduğunu bilmez. Bu zamana kadar çocuktu. Bundan sonrasında hastalık da olurdu. Ne teşhis koyarlarsa koysunlar. Pat diye büyümenin sarhoşluğu bu. Hep vardı o yorgunluk. Yalnızca fark edilmiyordu. Ağrıyan yerlerine çocukluk sürüp yürüyordu. Merhemsiz kalmak, dermansız kalmakla aynı işte. Nesini anlamıyordu? Gerçeği bölmesindi uyku! Dönmeyeceğini biliyor, gözyaşlarıyla uğurluyor onu. Hepsi bu.