PARMAKLIKLAR
Yaz kızım! Tavanı göçmüş, pencereleri kırılmış, perdeleri düğüm yapılıp bırakılmış, duvarlara tutunan saçaklarından sarkan yabani asmaların yabanileşmiş üzümleriyle mahzunluğu kendine yakıştırmış bu ev, dede mirasıdır. Aralık kalmış, duvarla birlik yıkılmaya niyetlenmiş ama dayanmış, buz mavisi boyası aşınmış, iki kanadı bir araya gelmeyince bir zincirle buluşturulup asma kilitle bağlanmış bu bahçe kapısı, ata yadigarıdır. Hemen içine girmeye kalkmayasın! Gözünün erdiği her yere bir iyice bakasın. Bir iyicene, içine sindirinceye kadar kerpicini, taşını, ahşabını, sıvasını, boyasını ve metruk havasını soluyasın. Yalnızlığı böyle böyle tanırsın. Onun dört bir yanındaki gürültüyü kalabalık sanırsın. Aldanmayasın. Bilirsin sesler sana dokunmaz, sen de seslere dokunamazsın. El değmeyince bitkiler büyüyüp, yağmurla şenlenebilir. Ev öyle değildir. Dokunulmadıkça dökülür duvarlar. Dokunulmadıkça örümcek ağları sarar, tavanı akar, direkler çatırdar. Bu haline öfkelenmeyesin. Ayakta kalacaksa, iyi niyetin varsa, duvarları okşamalısın. Köşeleri sarmış ağların karmaşıklığını toplamalısın. Pencerelerden biraz uzak dur, kırılgan olanları sonraya bırakırsın. Benden sana naçizane tavsiye pencereleri camı var mı yok mu diye yoklayasın. Nereden yaralandıysa o sana seslenmeden sen koşmalısın. Kapıyı açıp kapamalı, pencere pervazına kolunu dayamalı, çatının kırılan kiremitlerini onarmalısın. Seni boğuyor sanmayasın. Maharetli ellerine -ve güçlüyse- yüreğine ihtiyacı var, bunalmayasın. İçinde nefes almalısın. Dışarıdan içeriye baktığın gibi içeriden de dışarıya bakmalı gözlerin. İçine de dışına da yetmeli nefesin. Burası anlayabildiğin kadarıyla senin. Ben bir zamanlar “Bu evin içindeyim!” vehmindeydim. Buraya baktıkça burada durdukça huzurlu, mutlu, güvendeydim. Kendim böyle olunca ev de ben yakınında durunca, içinde gezinince mutlu, huzurlu, güvende hisseder diye düşündüm. Onu kendimden bilmekle hata ettim. Eve ait olmadığımı fark etmeden önce kırıldı pencereler. Pencereleri ev kendisi sıkıştırdı, kırdı. Camlar çok canımı yaktı, içerdeydim. Burası benim yuvamdı öyle hissettiğimden çıkıp da gidemedim. Sonra özür diledi pencereyi kırdığı için. Elinde değilmiş bu haliyle dayanmak, hoş gördüm. Özür diledikçe kırılan camların eski haline döndüğünü zannettim. Bazen yaralarımla göz göze geldim ama pencereler tamamsa düzelir dedim. Pencereleri kırık bir evde pencereler varmışçasına battaniyeme sarınıp ısınmak, iyileşmek istedim. Farkında değildim neden üşüdüğümün. Dişlerim birbirine vurup titrerken cam kesikleri zonklarken ayların geçtiğini sonradan öğrendim. Zaman akmadı benim için. Bedenim uyuşmaya başladığında eve de dokunacak mecalim kalmadı. Onu iyileştiremedim. Bana kalsa tatlı bir uykuya kapılıp yine orada ölmek isterdim. Bana kalmadı, dışarı itildim. Hem benim hem evin iyiliği için. Üşümeyi değil ama ilk sıcaklığını, o pencereler kırılmadan önceki anları özleyeceğim. Biliyorum gerçekti, ben bu yuvayı sevdiğimden ziyade sevildim.
Gereği düşünüldü! Bu kerpiç evi adam edeceksin. Sen seçildin. Yeryüzün henüz bozgunluk çıkaracak olandan yoksun. İster çamurunu yoğur suret ver ister dök betonu üstüne cennetten kovulsun. Ama dokun yılların yalnızlığına. Nasıl dokunursan dokun, sana yuva olsun. Şefkatle gezinsin ellerin üzerinde. Onu incitme. Bu ev yeterince yorgun. Suskun. “Kaburgasının altın parçası” eksik, geçtiği yol uzun. Oysa bir zamanlar gülüşü zamanı durdururdu, neşesi doygun… Önüne bakmak isteyişine hak veriyorum, dönüp bakmak istemediği yerde bekliyorum. Canım yanacak ama olsun. Bu, evle oynadığım son oyun.
Şimdiki haline bakıp da yıkılan yerlerine gözün takılmasın! Gözlerinle de okşayasın. O, ışıklı pencerelerle baktı bana yıllarca. Aldırma şimdiki karanlığına. Pencerenin parçalanmışlığına. Dokunulmadığı için yıkılmış, kararmış bir ev olduğunu aklından çıkarmayasın. Kendi haline bırakma onu. Odalarında gezin, o da odalarına buyursun. Anlat ona kendini, unutmuştur belki. Bak burası öyle güzel ki, de. Baksın mutlu olsun. Unutmuştur sevilmeyeli ne çok sevilesi olduğunu. Sen köşe bucağında dolaştıkça o da kendini bulsun. Sarılabilirsen sarıl çokça, elinden tut sana yuva oluşunu kutla. Yapmak isteyip yapamadıklarım da miras sana. Sevilesi olduğunu duyuramadım ona. Ustaca gezdir ellerini yaralarında. Çocukça fısılda kulağına. Sen bilmezsin o da çocuktu vaktizamanında. Çocuk haline de şiirler yazılır, umutla. Sahip çık ona. Ortak ol yalnızlığına. Ev hali, deyip özensiz giyinip çıkma karşısına. Haline hürmet et. Hürmet et kaybına, yasına. Uğurladıklarından hasretini çektikleri olursa onu anla. İçeri hiç alamadıkları vardır gözü hep yaşlı. Hor görme. Çaresizliğimizi bağışla.
Burası sana açacak kapılarını. Beni hiç çağırmadı, çağıramadı. Yabancıydı kapıları. Yüksekti o zaman bahçe duvarları. Çırpındım içine almadı. Uzağında saydım yılları. Küçücüktüm, boyum uzanmadı, bir tek uzaktan bakışlarımı aldı. Doymayan bir nefsi mi vardı yoksa benim bakışlarım mı arsızdı bilemem. Gözlerim orada bakılı kaldı. Ruhum içerilerde dolanırken bedenim dışarıdaydı. Gel de demeyen git de demeyen bit de demeyen yit de demeyen hep varmış bir masaldı. Masal, şimdi her zamankinden daha yabancı. Bu masalın zabıt kâtibi sensin. Masalları gerçeğe erdirdiğin için... Yazdıkların bittiğinde gökten düşen üç elmadan biri benim biri senin biri evin. Yasaklı olanı bana vereceksin. Elma bahanesi. Ben bir bıçağı yanlış tarafından sıkıca kavramışım gibi parmaklarım doğrandı. Artık bu eve dokunacak ellerim kalmadı. Canım hiç acımadı. Pencereden giren soğuktan uyuşmuşlardı. Düşen parmakları evin önündeki hırçın sokak kedileri kaptı götürdü. Başlarını okşayabilseydim uysallaşıverirlerdi. Ama parmaklarım yok ki benim. Beyaz bir örtü altında yatarken koymuşlardı o bıçağı üstüme. Bu evden uzakta, yaşadığım vehmine kapılmasam ve o bıçağı kavramasam ellerim ona uzanabilirlerdi. Ellerim çocukken çamurdan evler yapardı, yüksek duvarları aşardı. Hepsi geride, bu ev de sana kaldı. Kavuşamazsan aşk kavuşursan meşk olur, derler. E aşk olsun o zaman! Hem bana hem ona. Sen de meşkini yaşa.
Alelacele yazdım tüm bunları çünkü bu bir duruşma. Konuşulanları yazmalı. Dile sığmayanları susmalı. Tuttuğun zabıtla, uzatmadan karara bağlamalı. Çünkü birileri koparmadıkça kopmuyor aramızdaki bağ. Onun içine süzülen ruhum geri durmuyor. Yuvasını istiyor. O da beni çağırıyor sessizce ama içine almıyor. Bu kuru toprak evin gelgitinde yorulmasaydım onu hiç anlamayacaktım. Duvarına defalarca çarpmasaydım kırılmayacaktım ama bunca kırılıp kanatsız kalmasam anlayamazdım. Artık bıraktım. Derler ya kırgınlık biraz da beklemektir. Bekleyecek bir şeyim kalmadı. Kemiksiz kanatlarım nasıl kırılmıştı bilmiyorum şimdi. Hatırlayamıyorum geçmişi. Kanatsız nasıl taşımıştı gövdemi ayaklarım. Gücüm yetmezse sarmaya, kesip atmalıydım. Kendimden eksiltip yürüdüğümde artık kuş olmayacaktım. Bölük pörçük sayıklamalar bunlar… Ayağımın altındaki dünyayı çekivermişler de boynuma ilmeği geçirmeyi unutmuşum gibi boşlukta savruluyorum. Bu evin dışında adımımı nereye atacağımı bilmediğimden oldu hepsi. Çok daha önce, tavanı sağlamken bir tabure bulmalıydım ama geçti. Ben en çok bu evdeki halimi seviyordum, oradaki beni bırakıp çıkmak ve bir daha hiç karşılaşmayacağımı bilmek çağırıyor deliliği. Birini yitirirsin ama onunla giden seni daha çok özlersin. Bu da kendine aşıkların dili.
Gerekçesi -yüreğe- ekli kararda açıklanacağı üzere: İnsan olduğum zamanlarda ellerimiz kavuşmadı bu evle. O bir tek kendini yalnız saydı. Tanımadı her anını eksik yaşayanı. Bilmeyi arzulamadı. Kendinde takılı kaldı. Oysa zaman dışımda aktı benim, içimde yerinde saydı, dayanılmazdı. Ellerim onu okşayıp onarmadı. Dedim ya parmaklarım doğrandı. Hep içinde yaşayıp hiç içinde olmadığım yuvamı sana bırakıyorum. “Benim sensiz sevinecek bir şeyim yok” diyen şiirin sonunda “İçimi açtım sana/ içini açmak için.” Olmadı.
Buraya kadar… Senin özgür ellerin var. Benimse ellerimde parmaklıklar.
Bir duruşmanın günü saati de not edilir yazdıkların son bulunca ama zaman tanınmaz halde. Zamanın acıdan saçları yolundu. Hangi acıdan, dersen:
Yazdıkların on parmakla tefhim olundu.