Meli Aleyna Kurt : Işığın Unuttuğu Ev

IŞIĞIN UNUTTUĞU EV

 

Kasabanın kuzey ucunda, rüzgârın diğer sokaklara göre biraz daha sert estiği dar bir yolun sonunda bir ev dururdu. Ne tamamen terk edilmişe benzerdi ne de gerçekten yaşayan birine ait gibi görünürdü. Duvarları solmuştu, ahşap kapısı yılların ağırlığını taşır gibiydi. Ama yine de, evin içinde bir hayatın sürdüğüne dair zayıf bir iz hep vardı. Özellikle geceleri yanan o sabit ışık, kasaba halkının dikkatini çekmese bile gözlerinin ucuna takılmadan geçmezdi.

O eve gelen adamı ilk başta kimse önemsemedi. Kasabada yabancılar bazen uğrar, birkaç gün kalır, sonra giderdi. Ama bu adam gitmedi. Gelişi sessizdi, kalışı daha da sessiz oldu. Sabahları erkenden çıkar, akşamları karanlık çöktükten sonra geri dönerdi. Ne birine selam verdiği görüldü ne de birinin adını sorduğu. Varlığı, fark edilmemek üzerine kurulmuş gibiydi.

Zaman geçtikçe insanlar onu değil, evi konuşmaya başladı. Çünkü ev, adam geldikten sonra değişmemişti; ama değişmemesi başlı başına bir tuhaflıktı. Perdeler hep aynı açıklıkta kalıyor, ışık her gece aynı odada yanıyor, hiçbir gölge yer değiştirmiyordu. Sanki içeride zaman ilerlemiyor, sadece tekrar ediyordu.

Adamın iç dünyası da bundan çok farklı değildi. Günler birbirine benzerken, düşünceler de aynı döngünün içinde sıkışıp kalmıştı. Bir şeyi hatırlamaya çalışıyordu belki, ama neyi unuttuğunu bile bilmiyordu. Zihninin bir yerinde eksik bir parça vardı; o parçanın yokluğu, varlığından daha ağır hissediliyordu.

Bir akşam eve döndüğünde, her zamanki gibi doğrudan içeri girdi. Kapıyı kapattı, ayakkabılarını çıkardı ve odanın ortasında bir süre öylece durdu. Ne yapacağını düşünmüyordu, çünkü düşünmek artık bir alışkanlık olmaktan çıkmıştı. Gözleri yavaşça karşı duvardaki aynaya kaydı. Yaklaştı.

Aynadaki yüz ona yabancı değildi. Ama tanıdık da sayılmazdı. Uzun süre baktı. Gözlerinin içine, yüz çizgilerine, en küçük detaya kadar inerek… Bir şey hissetmeyi bekledi. Bir kıvılcım, bir hatıra, bir yankı… Ama hiçbir şey olmadı. Sanki kendi yansıması bile ondan bir adım uzakta duruyordu.

O an anladı ki, sorun hatırlayamamak değildi. Sorun, hatırlayacak bir şey kalmamış gibi hissetmekti.

Günler geçmeye devam etti. Işıklar yine aynı saatte yandı, aynı saatte söndü. Adam aynı yolları yürüdü, aynı kapıyı açtı, aynı odada durdu. Ama içindeki boşluk, artık sessiz bir eksiklik olmaktan çıkmıştı. Daha belirgin, daha ağır bir hâl almıştı. Taşınması zor ama bırakılması imkânsız bir yük gibi.

Bir gece, alışılmış düzen bozuldu.

Adam ışığı yaktıktan sonra oturmadı. Pencereye yöneldi. Perdeyi biraz daha araladı ve dışarı baktı. Sokak boştu. Rüzgâr yine aynı şekilde esiyordu. Ama bu sefer ilk kez, dışarıdaki dünyanın gerçekten var olup olmadığını sorgular gibi baktı. Sanki her şey, onun bakışına bağlıymış gibi.

Kapıya doğru yürüdü. Elini koluna attı, bir an durdu. Bu basit hareket bile ona yabancı gelmişti. Kapıyı açmak, dışarı çıkmak… Bunlar eskiden anlam taşıyan şeylerdi belki. Şimdi ise sadece yapılabilecek eylemlerdi.

Kapıyı açtı.

Gece serinliği yüzüne çarptı. Bir adım attı, sonra bir tane daha. Evin ışığı arkasında kaldı. İlk kez, o ışığın kendisine ait olmadığını fark etti. Sanki o ev, onu değil; o, evi tamamlamak için oradaydı.

Yolun ortasında durdu. Geri dönüp bakmadı.

Sabah olduğunda kasaba her zamanki gibiydi. İnsanlar işlerine gitti, dükkânlar açıldı, sokaklar doldu. Kimse o evin kapısının aralık kaldığını fark etmedi. Ya da fark edenler, bunun üzerinde durmaya gerek görmedi.

Ama o geceden sonra, evde yanan o sabit ışık bir daha hiç görünmedi.

Ve garip bir şekilde, kimse bunun eksikliğini hissetmedi.

Çünkü bazı şeyler, varlıklarıyla değil; yokluklarıyla tamamlanır.